Carrie? Bridget? Holy? Ruby? Biri ya da hepsi?

 

IMG_9935.JPG

Aşk, seks, erkekler, arkadaşlar, patronlar, mücevherler, kokteyller, partiler, kumar…

aldanma, aldatma, bağımlılık, kıskançlık, yalnızlık, küskünlük, depresyon…

doğum, ölüm, evlilik, boşanma, ayrılık, barışma, affetme…

Aanahtar kelimeler daha da artırılabilir rahatlıkla

Sex and the City’den Carrie Bradshaw, Bridget Jones’s Diary’den Bridget Jones, Girls Poker Night’tan Ruby Capote ve son olarak Breakfast at Tiffany’s’ten Holy Golightly

Kim mi tüm bu kadınlar? Şöyle özetleyeyim: hepsi birine; biri hepsine bedel olabilecek dört kitap kahramanı. Burada yer almalarının sebebi ise ortak noktaları!

Öyleyse, yazıya tanıyarak başlayalım onları:

Carrie Bradshaw: Candace Bushnell’in kendi hayatından yola çıkarak yazdığı New York ve seks temalı kitabının baş kahramanı. 30’lu yaşlarının ortalarından 40’lı yaşlarına uzanan süreçte en yakın üç arkadaşıyla başlarından geçen olağan ve olağanüstü olayları ünlü bir gazetedeki köşesinde okuyucularıyla sansürsüz bir şekilde paylaşıyor Carrie…

Bridget Jones:  Yazarı Helen Fielding tarafından Jane Austen’ın Gurur ve Ön yargı adlı romanından esinlenilerek kaleme alındığı ifade edilen Bridget Jones’un Günlüğü serisinin adıyla muktedir esas kadını. 32 yaşında tanışıp 51’ine (tabloda kıyamadım 40’lar dedim :)) kadar  gözlemleyeceğimiz İngiliz gazeteci Bridget, hayattan beklentilerimize dair sorgulatıyor bizleri, dönemlere yayılacak şekilde …

Holly Golightly: Truman Capote’ın yakın bir dostunun eşinden aldığı ilhamla yarattığı,  içinde bulundukları dönemin koşullarından izler taşıyan Holly karakteri, gerçek ismi dahil pek çok şeyini geride bırakarak New York’ta hayata yeniden başlamış bir kadının tutunma mücadelesini sergiliyor bizlere…

Ruby Capote: Jill A. Davis’in Bridget ve Carrie karışımı olarak da değrlendirilen bir diğer gazeteci kahramanımız Ruby, Boston’dan New York’a taşınarak aldığı riskle; iş, aşk ve arkadaşlık hayatlarında eş zamanlı bir kumar macerasına atılmakla kalmıyor; bizlere ilişkilere yönelik psikolojik çözümlemeler de sunuyor…

Gelelim ayrıntılara,

Eminim benden başka fark edenler de olmuştur bu dört kadın arasındaki benzerlikleri ancak daha önce yayımlanmış bir yazıya rastlamadığımdan bu açığı ben kapatmak istedim naçizane 😉

Kitapların basım yılına göre sıralanan karşılaştırma tablosu

TABLO 1

TABLO 2

Tabloyu yukarıdan aşağıya ve sağdan sola okuduğumuzda;

Öncelikle, üçü kadın, biri erkek yazarın elinden çıkan ve yine o birinin hepsinden eski diğerlerinin ise 90’ların sonu 2000’lerin başı olmak üzere – Bridget Jones serisinin sonuncusu 2013’te yazıldığı halde başlangıç kitabını referans alıyorum- en az 14 yıl öncesinin kadınlarını anlattığını görüyoruz. Dolayısıyla, her ne kadar Sex and the City ve Bridget Jones’s Diary zaman içerisinde ilerlese de, 30’lu yaşlarının başındaki kafası karışık ve aşkı arayan genç kadın imajının oluştuğu şartların günümüz teknolojik ve sosyal etkinliğiyle henüz harmanlanmadığı düşünüldüğünde, gazete yerine blog yazarlığı yapan (bkz. kahvekokulukız :p) ve  Tv takip etmek yerine avuçlarından düşmeyen telefonlarıyla sosyal medya canavarı olan bugünün kurgu ya da gerçek karakterlerini rahatça ayrıştırabiliyoruz. Tabii bu durum 90’ların sonunda hayat bulan, 30’lu yaşlarındaki gazeteci karakterler Bridget, Carrie ve Ruby için geçerliyken; ’50’lerin sonunda erkek bir yazarın elinden çıkan Holly karakteri yaş, meslek, dönem ve arkadaş ilişkileri konularında onlardan ayrılıyor.

Bridget görece sakin (sakar ve heyecanlı olmadığı anlamına gelmiyor) ve tipik bir İngiliz kadınıyken; Holly, Carrie ve Ruby (isimleri bile benziyor) New York’un merkezinde en az şehrin kendisi kadar hızlı yaşayan metropolitan kadınları olarak karşımıza çıkıyor. İçlerinden Holly ve Carrie partilerde boy göstermeyi seven şık ve iddialı kadınlarken, Bridget ve Ruby daha spor ve iddiasız tarzlarıyla ön plana çıkıyor.

Holly yalnızlığını paylaşan kedisi ve lükse olan merakı, Bridget bitmek bilmeyen diyet programları ve Mark Darcy’yle olan evliliğinden olan çocukları, Carrie modaya olan tutkusu ve bir dargın bir barışık olduğu sigarası, Ruby ise poker geceleri dışında kendini bulduğu terapi seanslarıyla ön plana çıkıyor. Her şeye rağmen bu dört kadını ortak noktada birleştiren ise gerçek aşka olan inançları…

Peki ekrana nasıl yansıdılar?

—–Ne ait ne de sahibiz kimseye…ve dahi bir kediye…-—-

holly, cat and fred.jpg

Breakfast at Tiffany’s:

Kitaptaki çoğu tasvirden  ve özellikten bağımsız olarak beyaz perdeye aktarılan Breakfast at Tiffany’s, ülkemizde Çılgınlar Kraliçesi adı altında yayımlanmış ve 2 Oscar heykeliyle ödüllendirilmiştir.

İzleyenlerin de hatırlayacağı üzere seneler sonra merhum Amy Winehouse’a da ilham vermiş olan o meşhur arı kovanı (beehive) saç modeliyle Audrey Hepburn’ün muhteşem güzelliğinde vücut bulan Holly karakteri hayat dolu, risk almayı seven, deli dolu bir kadındır. İsimsiz kedisi ve sayılı eşyasıyla birlikte yaşadığı apartman dairesinde sık sık sosyetik partiler düzenlemekten ve komşularını polise ihbara varacak gürültü düzeyiyle rahatsız etmekten de hiç çekinmemektedir. Partileri noktalayan sabahın ilk ışıklarıyla soluğu aldığı Tiffany’s mağazasının vitrini önünde kahvesini yudumlayarak başlar güne, kendini böyle iyi hissetmektedir Holly… Kitaba göre geçimini eskortlukla sağlarken, filmde ismini bile hatırlamadığı adamlarla yemeğe çıkıp makyaj odasına(!) girmekten, hapishanedeki bir mafya adamına kuryelik yapmaktan para kazandığını görüyoruz.  Ayrıca, kendi evinde düzenlediği partilerde de yeni insanlarla tanışıp iletişim ağını zenginleştiriyor Holly; nitekim nihai hedefi onu ve askerdeki kardeşi Fred’i maddi sıkıntılardan kurtaracak bir evlilik yaparak turnayı gözünden vurmaktır.

Büyük bir tutkuyla seyrettiği mücevherlerin yanı sıra gitarıyla şarkı söylemekten de zevk alan bu genç kadının başından geçen bir evlilik ve askerdeki kardeşinin durumu gibi halet-i ruhiyesine de yansıyan ve cıvıl cıvıl uçuşan hallerinin arkasında maskelenen pek çok sırrı bulunmaktadır.

Dünyalar yakışıklısı komşusunun apartmana ve hayatına eş zamanlı girişiyle Holly’nin kalabalıklar içindeki yalnızlığına da bir ortak gelmiştir. Asıl mesleği yazarlık olsa da geçim kaynağı jigololuk olan bu geç adamı  kardeşi Fred’e olan benzerliğinden dolayı onun adıyla çağırmakta ve kendini ona yakın hissetmektedir. 

Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk!

Aşk için kalmak mı kendin için gitmek mi? Ya da gerçekten kendin olmak hangisi?

Bazen daha özgür olmak uğruna aldığımız kararlar aslında ayağımıza takılı gizli prangalarımız yüzünden mi

olacağımızı zannettiğimiz tercihler aslında kendimizden kaçmak için

“Genç Holly aşka, erkeklere ve hayata güvenebilecek mi?” sorusuna cevap aranan bu eser, gerek müzikleri gerekse de  Türk filmlerini andıran dramatik diyaloglarıyla içinizi ısıtıyor…

İşte filmden bazı replikler:

“Şu kedi gibiyim, isimsiz bir serseri… Kimseye ait değiliz, kimse de bize… Birbirimize bile ait değiliz. ” (Holly)

“Nereye gidersen git ‘sen’liğin yine seninle… Ne yana koşarsan koş, fark etmez. Sonunda bitiş çizgin yine kendinsin.” (Paul)

Ve hatırda kalanlar:

Holly’nin rahat uyuyabilmek için taktığı meşhur uyku maskesi ve süslü kulak tıkaçları. (Ben de aynı formülü deniyorum ama onunki kadar güzellerine  rastlamadım henüz :(…)

Tanıştıkları gün dışarı çıkmak için hazırlanan ve nasıl göründüğünü soran Holly’ye Paul’ün bakışı… (yorumsuz)

 


———-Sen de yaz, yaz, yaz bir kenara yaz…———-

Bridget Jones’s Diary:

İlk iki kitabının sahneye aktarımıyla dünya çapında büyük bir izleyici ve okuyucu kitlesine ulaşan Bridget Jones’un günlükleri serisinde, Bridget rolünü Renee Zellweger üstlenirken, Altın Küre ödüllü Hugh Grant Daniel Cleaver, Oscar ödüllü Colin Firth ise Mark Darcy olarak karşımıza çıkıyor. Yoluna Daniel’sız ve Mark’sız devam eden Bridget’in güncel maceralarının toplandığı son kitap “Mad About a Boy” ise henüz beyaz perdeye yansıtılmadı.

Beyaz perde bilgilerini bir yana bırakarak gelelim kızımıza,

—–♥♥->İki arada bir derede,

peki gerçek aşk hangisinde?<♥♥—–

 

Bridget and her guys.png
Mark mı Daniel mı?

Ortaokul yıllarımda okumaya başladığım ve bana günlük tutma keyfini aşılayan belki de ilk kadındır Bridget. (Şiirle ya da romanla ilk kez tanışan bir yazar edasıyla girmiş olabilirim konuya ancak unutulmamalıdır ki günlük yazımı da en az bu iki tür kadar disiplin ve sabır gerektiren bir süreçtir ve  yazarlık yolundaki ilk adımdır… ;)) Her ne kadar O’nun günlüğü diyet, sigara, alkol ve erkeklerden ibaret olsa da en azından hayatımdaki öncelikleri ya da takip edilmesi gerekenleri belirlemek açısından oldukça yol gösterici olmuştur benim için.

Bridget’a geri dönecek olursak, 30’larının başındaki her kadın gibi evlilik baskısı altında yeterince ezilen kızımız  kötü alışkanlıkları (alkol, sigara, kilo aldıran her şey) ve patronu Daniel’ın karşı konulmaz karizmasıyla (beyaz perdede Hugh Grant tarafından anca karşılanan karizma, kolay değil tabii) aynı anda mücadele etmektedir.  Gurur ve Önyargı’nın meşhur Bay Darcy’sini aratmayan mesafeli ve ciddi duruşuyla olmadık yerlerde Bridget’ın karşısına çıkan yeni boşanmış insan haları alanında uzman avukat Mark Darcy ise Bridget’ın ailesi için ideal damat adayıdır.

Klasik yeni yıl kararları,

İlerleyen 30’lu yaşlar alarmıyla birlikte aldığı yeni yıl  kararları çerçevesinde günlük tutmaya başlayan Bridget, (nedense Bridge diye kısaltasım geliyor yazarken 1 harf fark etse de söylerken daha samimi 🙂 ) alkol, sigara ve gereksiz flörtleşmelerden ibaret olan kötü alışkanlıklarını bırakmaya ve tüm bunların yerine  gerçek bir ilişki sahibi, daha sağlıklı ve ince bir kadına dönüşmeye karar verir ancak bazı kararlar beraberinde birtakım kriterleri de getirmektedir…

Tabii ya kriterler önemli!…

Erkekler konusunda yeterli tecrübeye sahip olduğu ortada olan Bridget artık boşa kürek çekmeye bir son vererek kendi sıfatlarıyla “avanak, alkolik, iş kolik, sapık ve megalomanyak” olmayan mükemmel (!) erkeğe odaklanacaktır. (Bu noktada belirtmeliyim ki başlı başına bir yazı konusu olan kriterler meselesi bilahare detaylı olarak ele alınacaktır, zira kriterler önemli :p)

Peki, tüm bu kararlar bir yanda dururken, açık ofis ortamındaki yakışıklı ve çapkın patron Daniel’ın yukarıda sıralanan özelliklerden uzak olması onu Bridget’in ideal erkeği yapmaya yeterli gelecek midir? Yelkenleri çabucak suya indiren Bridget’ın, elektronik ortamda flörtleşmeyle başlayan ve randevulaşmayla devam eden muğlak ve tek yönlü ilişkisi (!) aldatılmasıyla hüsrana uğrarken, kalp acısını hakkında ön yargılara sahip olduğu Mark Darcy (bkz “Gurur ve Ön Yargı”) ile giderebilecek midir? Dahası kendisini olduğu gibi kabul eden bu adamı o da aynı şekilde benimseyebilecek midir? Bridget bu soruların cevabını ararken bizleri de aşk hayatımızdaki öncelikler ve ideal erkekte aradığımız özellikler konusunda kendimizle yüzleşmeye ve düşünmeye itiyor… Tabii bazı sorulara cevap buldukça dallanıp budaklanan ilişki ağları (olmadık anlarda karşısına çıkan Daniel’ın girişimleri, Mark’tan beklentileri -evlenme teklifi edecek mi?-  ve ona yönelik kıskançlıklarıyla birlikte Bridget’in günlüğünde de yeni sayfalar açılmaya başlıyor ve kendimizi devam kitabı olan Mantığın Sınırı’nda buluyoruz…

Tüm bunları düşünürken ben de oturup Bridget Jones’un Günlüğü serisinin sinemaya aktarılan ilk iki filmini bir kez daha izleyerek hem bilgilerimi hem de aşka olan inancımı tazelemiş oldum… (40’lı yaşlarına şahit olduğumuz serinin son kitabına ise büyüyü bozmamak ve konu dışına çıkmış olmamak için bu yazıda yer vermeyeceğim)

İşte filmlerden aklımda kalanlar ve kendime bazı notlar…

Bridget’in öne çıkan replikleri:

“Hayatın bir bölümünde işler iyi gitmeye başlayınca illa diğerlerinde kötü gidecektir.”

“Sevgiliyle küçük bir tatil gerçek aşk demektir.”

“Kendini beğenmiş evli bir çiftten daha kötü tek şey, bir sürü kendini beğenmiş  evli çifttir.”

“Ne istediğinden tamamen emin olmayan bir adam için hayatımla kumar oynayamam. Ben daha olağanüstü bir şey arıyorum”

Sanırım en güzeli de bu sonuncusu…

Ve çıkarılan dersler:

<<Olduğu gibi kabullenmek ya da kabullenememek işte bütün mesele bu!>>

                                                                                                                                        (kahvekokulukız)

  • İnsanları olduğu gibi kabul etmeyi öğrenelim -ben bilmediğim için öğrenilecek bir şey olarak görüyorum hepimiz adına…-
  • Aradığımız bir ilişkiyse şayet bunun adını bile ağzına alamayan bir adamla vakit kaybetmeyelim -tecrübe mi konuşuyor ne…-
  • Bekar bir kadın Londra’da yaşıyorsa, her türlü sorunla başa çıkabilir! (Bence bunu Türkiye’de herhangi bir şehre uygulayabiliriz.)
  • Sonuncusu ve en önemlisi günlüğümüzü kamuya açık alanlarda ve ortalıkta bırakmayalım, kimse okumaya meraklı olmadığını iddia edemez 😉

 

Dikkat: Carry Bradshaw seksin iyisinden anlar ve istemekten çekinmez!…

carrie knows good sex.jpg

Kadın: Hiç aşık oldun mu?

Adam: Kes-si*-inlikle!

Ve başlar 94 bölüm, 6 sezona dizilen, 2 filme bağlanan hikaye…

Bridget Jones’la okuyarak tanıştığım senelerde, Carrie Bradshaw’u da CINE 5’te izlemeye başlamış ve okuldan eve gelir gelmez  doğruca Tv’nin başına koşar olmuştum. O günlerdeki algımla şimdiki arasında dağlar kadar fark olsa da benim için nostaljik bir önemi olan bu seriyle büyüdüm diyebilirim rahatlıkla.

Kim bu Carrie?

‘In New York’ ya da ‘Meanwhile’ diye konuya girerek gazetedeki köşesine yazarken bize de anlatıyor Carrie bu koca şehirde yaşanan kedine, arkadaşlarına ve  bazen de yabancılara ait ilişkileri. 

‘Ne aşkmış! Bitiremedi kadın…’ demişti dizinin müdavimi bir arkadaşım Carrie Bradshaw karakteri için. Ne O’nun ne de bizim için kolay olmamış olsa gerek ki hala döne döne izliyoruz 30 dk’lık bölümleri; sezon sezon ezberimizde saçı, entarisi, erkeği… (kendimi yine şiirsel anlatıma kayarken bulup, hemen ayarlarımı düzeltiyorum ;))

Baştan alacak olursak; New Yorklu köşe yazarı Carrie Bradshaw, bir gazetede kadın erkek ilişkileri ve seks üzerine köşe yazıları yazmaktadır. Yazılarını yaşadığı ilişkilere dayandıran Carrie,  Mr. BIG olarak şifrelediği kendinden yaşça büyük (ne kadar bilemiyoruz +45 kutusunu seçmişti) ile olan ilişkisi onu derinden etkilemektedir. Avukat olan Miranda erkekler ve aşk konusunda katı kurallara sahiptir ve aşık olmadan ilişkilerini yürütmeye çalışır. Kendine ait halkla ilişkiler şirketi olan grubun en çapkını Samantha, sürekli bir ilişki yerine tek gecelik olanları tercih etmekte ve bu nedenle fazla seçici davranmamaktadır. Grubun en romantiği ve tutucusu olan Charlotte’ın en büyük amacı ise mükemmel, genç ve zengin bir erkekle büyük bir aşk yaşamak ve evlenmektir… (bkz. Wikipedia)

“İlk iki sezona kadar her şey kitabına uygun, olması gerektiği gibiydi. İkinci sezon sonunda Carrie ile Mr. Big ayrıldığında “Dizi de böylece bitti” diye düşündüm. Fakat, seyirci Mr. Big’i o kadar çok sevdi ki, ekip karakteri geri getirmek zorunda kaldı. Başka bir hikâyeye dönüştü.” diyor Candace Bushnell (bkz. http://www.hurriyet.com.tr/gercek-carrie-bradshaw-huzurlarinizda-candace bushnell-40071482) 6 sezon 2 filmlik hayat örgüsü için. Dizinin ne kadar sevildiğini ve sürüklediğini artık biz düşünelim…

Ve ekrana yansıyanlardan:

Saymakla bitmeyecek olmakla birlikte içimizi en çok acıtan o sahne…

Türkçe’ye çevirince duygu kaybına sebep olan bu ifadesiyle Big’in karşısına dikilen Carrie:

“Your girl is lovely Hubble…” 

Carrie’nin kayda değer 4 aşkı:

Elbette John, namı-ı diğer MR BIG-kusura baksın isterse ama hiç sevmedim başından beri, canına okudu resmen Carrie’nin!-
AIDAN SHAW-gönüllerin birincisi, beyaz atlısı, pembe panjurlusu (ki istese yapardı, adam marangoz)
Aleksandr Petrovsky-Amerikan kadını Paris’e sürükleyen Rus, çok uluslu ama çok renksiz bir mevzu, geçtik!
Jack Berger-Burger Berger, yani listeye ucundan kıyısından girmesinin sebebi tipik bir balık erkeğini andıran romantik ve sıkıcı (kızmazlar umarım post-itle terk etmiş bir adamdan bahsediyoruz sonuçta) bu yazar çocuğun bir süreliğine de olsa kızımızı mutlu etmiş olmasıdır. Yoksa bir Aleksandr Petrovsky bile değildi 😛
Elbette 1998-2004 arası toplam 6 yılda Carrie’nin hayatına isimli isimsiz, genç yaşlı, iyi kötü pek çok adam girip çıkmıştır ancak bizimle paylaştığı bu Mr Big’le başlayan Big Bang sürecinde O’nu evliliğe en çok yaklaştıran bu isimler olsa gerek…

Mr BIG’e söylediği en etkileyici sözü:

“O kadar tükendik ki  bunu anlatmak için yeni bir kelimeye ihtiyacımız var”

Ve benden söylemesi: bunların aşkı bitmez!… (kahvekokulukız)


 

Özetle,

Yazının başında da belirttiğim gibi pek çok ortak noktaları olan bu 4 kadının içinde birbirlerine en yakın bulduğum ikili olarak Carrie ve Bridget’i ilan ederken; artırıma açık olan benzerliklerini de ikili eşleşmelerle aşağıda sıralayarak bu hatunlarla ilgili bölümü sonlandırıyorum.

Carrie ve Bridget:

Her ikisi de 32 yaşında ve evleneceği adamı arıyor,

Her ikisi de ilişki kelimesinden korkan erkeklere aşık oluyor (Mr Big, Daniel Cleaver),

Her ikisi de başından evlilik geçmiş adamlara denk geliyor (Mr Big, Mark Darcy),

Her ikisi de ev telefonuna bırakılan mesajları takip ediyor 🙂 (teknolojik versiyonları günümüzde de sıkça görülüyor 🙂 ),

Her ikisi de özel hayatındaki gelişmeleri yazıya geçiriyor (biri günlüğüne diğeri gazetedeki köşesine),

Her ikisinin de 3’er kişiden oluşan ve şehirdeki ailesi olarak gördüğü bir arkadaş grubu var,

Her ikisinin de gay yakın arkadaşı var,

Her ikisi de sigarayı bırakmakla mücadele ediyor,

Her ikisi de mutfakta kötü,

Her ikisi de Natasha adında bir kadını kıskanıyor; hatta Carrie tercih bile ediliyor…(Mr Big ve Mark Darcy tarafından).

Carrie ve Ruby:

Her ikisi de yaşam tarzı üzerine köşe yazarlığı yapıyor ve malzemelerini çoğunlukla arkadaşlarından topluyor,

Her ikisi de yakın kız arkadaş grubuyla düzenli olarak bir araya geliyor (Carrie pazar kahvaltılarında, Ruby poker gecelerinde),

Her ikisi de sinik ve espritüel kişilikleriyle ön plana çıkıyor.

Bridget ve Ruby:

Her ikisi de hayatlarındaki erkek yüzünden iş değişikliği yapıyor, (Daniel ve Doug)

Her ikisi de 

Carrie ve Holly:

Her ikisi de New York’a hayran,

Her ikisinin  sigara ve kokteyllerle arası iyi,

Her ikisinin de ailesi yok ve yalnız yaşıyorlar,

Her ikisi de mutfakta başarısız (hatta buna Bridget’i de ekliyoruz),

Carrie Taksiii diye bağırarak; Holly ise ıslıkla taksi çağırmayı tercih ediyor. 


Gelelim beylere,

Mr Big? Aidan? Mark? Daniel? Paul? Michael?

Cevap veriyorum: Mark+Aidan+Paul, 3’ü bir arada

Mükemmele yakın erkeğin formülü benim için bu olsa gerek; şefkatli, sahiplenen, koruyan-kollayan, seven, değer veren ve ‘hep orda’ olan bu üç adamın bir karması

Gerçek olsalarmış!

Mükemmel insan olmadığına göre erkeğin olmasını beklemek son derece ütopik olurdu öyle değil mi? Ayrıca mükemmel’in kime ve neye göre tanımlanacağı da bir o kadar izafi ve genel geçmezken; en azından kendi namükemmel (kendimce en uygun olumsuzluk ekini ekleyerek türettim) ama ideal olan eşimizi bulmak için her zaman bir şansımız olduğuna inananlardanım.Tabii üzerinde birden fazla kadının “ideal erkek” iddiasını yürüteceği erkekler de yok değildir… Aklıma ilk gelenler Aidan, Mark ve Paul’ün yalnızca birer hayal mahsulü olmaları dışında onları kötü örnek yapacak başka hiçbir bahane bulamıyorum!

Ama ve lakin;  burası kızların köşesi olduğundan kendilerine “kriterler”le ilgili yazımda onu konuğu olarak yer vereceğimi belirtiyor ve şimdilik yalnızca Sex and the City’nin 412 no’lu bölümünde Carrie ve Aidan’ın köpek gezdirdikleri, Bridget Jones’un Günlüğü 2’de ise Mark’ın sokak ortasında ve Çin yemeği yiyen gençlerin önünde Bridge’e yaptığı itiraf sahnelerini izlemenizi önererek kaçıyorum!

Kapanış: Bu yazıda renkler kitaplardan ve simgelerinden esinlenilerek yalnızca karakterlere uygulanmıştır 😉

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s